Covid-19 Döneminde Home Office

Covid-19 Döneminde Home Office

12 Mart 2020 Perşembe günü başladığımız Covid-19 karantinasından bu yana tam 9 ay geçti. Tahayyül edemeyeceğimiz bir süreçten geçiyoruz. Yıllar boyunca, ülkece maddi, manevi krizler geçirmeye aşinayız belki artık ancak bütün dünyayı etkisi altına alan böylesi bir “aynı ve acil durum” krizi daha önce yaşamamıştık.

İşim elverdiği için 12 Mart 2020’den bu yana evden çalışmaya devam ediyorum. 1996’da üniversiteyi kazandığımdan bu yana, hafta içi her gün Anadolu yakasından Avrupa yakasına gidiyor ve dönüyordum. Vapur, otobüs, minibüs, tramvay, tabanvay… 2001’de çalışmaya başladığımda da iş yerim Avrupa yakasında olduğundan, karşıya geçip dönmeye devam ettim. Sisli karlı günlerde çalışmayan vapur, tıklım tıklım köprü otobüsü, gıdım gıdım giden trafik… Yıllar içinde arabayla geçmeye başladığım köprü trafiği, müşteri ziyaretleri için yaptığım yüzlerce, binlerce kilometre… Çok anım var trafikte, çok. Hepimiz gibi. Senelerce çektik trafiği tüm şehir. Ve çekiyoruz. Her sabah, her akşam… İşe giderken.

Derken bir gün bir şey oldu ve biz işe gitmedik. İş bize geldi. Mutfak masasına, salon koltuğuna, dizüstü yastıklı tepsiye… Yurtdışında uygulamasını hep duyduğumuz “home office” geldi evimize bir sabah aniden. Salonda müşteriyle telefonda konuşurken oğlana “Sus evladım.” demenin pratik olmadığını keşfetmem fazla vakit almadı ve küçük odaya piknik masasını kurmaya karar verdim. Üstüne pötikareli piknik örtüsü, kalemlerim, ajandam, hesap makinem… Bilgisayar koltuğum yoktu tabii ve tek kişilik koltuk da masadan alçakta kalıyordu biraz ama olsundu, güzeldi bence ortamım. Kapımı kapatıp gayet de konsantre olabiliyordum.

Evden iş yapmak tamamdı ama okul nasıl olacaktı? Baktık ki bu süreç öyle 1 hafta 10 günle bitmeyecek, “home school” da başladı, olabildiğince.  Oğlana onun konsantre olabileceği en uygun ortamı sağlamak hemen mümkün olamadı tabii. Buna hazır değildik. Elimizden geleni yaptık, herkes gibi. Salondaki televizyona bağladığımız ekranı bozuk laptop ile salonu okula çevirdik. Okullar, işler bayağı evlere gelmişti.

O zamanlar bunun Eylül’e kadar kesinlikle çözüleceğini, tabii ki çözüleceğini, yok daha neler olacağını düşünürken, Ağustos’ta okulların online devam edeceğini duyduğumda, ben şok ben iptal… Her ne kadar zaman içinde, bu işin Eylül’de biteceğine olan inancım azalsa da insan yine de inanmak istediğine inanıyor herhalde. Ama bir şekilde adapte oluyor ve önüne bakıyor. Biz de öyle yaptık ve idareten götürdüğümüz okul sürecimizi, 1 yıldan az olmayacak şekilde devam edeceğini düşünerek, birkaç sene sonra ihtiyaç olacağını düşündüğümüz laptopu bu yaz aldık ve okulu salondan, oğlanın odasına taşıdık. Mikrofonlu kulaklık, duvara Türkiye ve Dünya haritası, ufak beyaz bir tahta, devrildiğinde içinden su dökülüp bilgisayarı bozma riski olmayacak ağzı kapalı, pipetli su bardakları…

Oğlan okula evde gidecekse, evden devam edebildiğim işime, ben de evden devam etmeye devam edecektim elbette. Piknik masasını ve pötikareli masa örtüsünü kaldırdım, ofis masası aldım. Yazıcı aldım. Ofisten bilgisayar koltuğumu, büyük ekranımı getirdim. Ha bir de barış çiçeğimi. Bırakamazdım senelerdir birlikte çalıştığım spatifilyumumu. Yerleştim. Yerleştik.

Okulu ve işi bir günde taşıdık eve ve böyle böyle 9 ay geçti işte.

Şimdi düşünüyorum da, okul değil (belli bir yaş grubu için bence kesinlikle değil) ama evden devam edebilecek işlerin bundan sonra evden devam etmesi güzel olmaz mı? Güzeli bırakın, doğru olmaz mı? İstanbul gibi dev bir şehirde, trafikteki, sokaklardaki kalabalıklar, en azından evden çalışabileceklerin oralardan çekilmesiyle azalsa. 5’i okul, 19’u iş için, 24 yıl karşıya gittim, geldim. Mart’tan beri iş için karşıya geçtiğim bir elin parmaklarını geçmez. Benim gibi bir sürü insan evden çalışmaya devam edebilir. Trafik keşmekeşi; benzin, yol geçiş ücretleri, araç tamiri ve hatta yol tamiri gibi masraflar ve dahi trafik kazaları, çevre kirliliği, sinir bozukluğu… Hepsi azalabilir. Evden çalışabilenler trafikten çekilerek, işe giderek çalışmak zorunda olanları rahatlatabilir. Geçenlerde LinkedIn’de çok güzel bir yazı okudum. Yazıda “işyerinin çocuklaştırılması” eleştiriliyordu. Türkiye’de bu var. Çalışanlara güvenilmiyor. “Gözümün önünde olsun, ben ona direktif vereyim. Evdeki masada yapacağı aynı işi ofisteki masada yapsın, ben göreyim.” anlayışı. Bırakın normal zamanları, korona pandemisi zamanında bile, aynı işi evden rahatlıkla ve hatta güvende olmanın hissiyle, daha yüksek konsantrasyonla evden yapabilecek çalışanları baskıyla işe çağıranlar var. Covid pozitif olduğunu bile bile toplantı ayarlayıp çalışanlarını riske atan patronlar var. Koronayı iş yerinden kaptığı aşikar olan bir çalışan, genel kabul görmüş 10 günde iyileşme süresine rağmen hala iyi olmadığından işe gitmediği için azar işitebiliyor.

Bu zor zamanlar elbette geçecek. Aşı ve tedavi bulunduğunda tüm Dünya rahat nefes alacağız. Bu zor zamanlardan geçerken, getirdiği değişimlerin avantajlarından faydalanabiliriz. Faydalanmalıyız.

Yazımı, çok beğenerek okuduğum ve yazarının adı gibi ufuk açıcı olduğunu düşündüğüm bir kitap önerisiyle bitirmek istiyorum. Mutlaka okuyun derim; T-İnsan (Ufuk Tarhan).

LinkedIn’deki yazıyı okumak isterseniz: Hayalinizdeki İşveren (Kamil Dukul)

 

Beste PINAR

11/12/2020

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.